ingilizce sesli hikaye

story

İngilizce Sesli Hikaye (Yazılı metinleri ile birlikte)

İngilizce sesli hikayeler Türkçe tercümeleriyle birlikte ingilizcederskitabi.com‘da

İngilizce Ders Kitabımızda (yani sitemizde) Sesli İngilizce Türkçe hikaye kitaplarını da İngilizce konuşmak isteyenlere katkıda bulunabilmek için hazırladık. Sesli İngilizce Türkçe hikayeler öğrendiğimiz konuların pekişmesini sağlar. İngilizce Ders Kitabımızda orjinal hikayenin hemen altında İngilizce hikaye çevirisi bulunmakta. Zaman içinde İngilizce hikaye özetlerini de yayına hazırlayacağız. Buradaki İngilizce hikaye kitaplarının,İngilizce Türkçe çeviri metinlerini, konuyu dinlerken okumanızı ve tekrar etmenizi tavsiye ediyoruz.
Özgün çeviri metninin altında İngilizce Sesli Hikaye ile ilgili interaktif testleri
çözebilirsiniz. Hikayede geçen kelimeleri İngilizce Türkçe sözlük olarak yine bu sayfada bulabilirsiniz. İngilizce sesli hikayeleri önce cümle olarak dinleyin ve daha sonra kendiniz sesli olarak okuyun. Bu şekilde İngilizce telaffuzunuzu mükemmelleştirebilirsiniz

Marcel, Fransız bir faredir. O bir dedektiftir ve Paris’de yaşar. Ancak Marcel bütün yıl Paris’de yaşamaz. Her Kasım Ayı Londra’yı ziyaret eder. Eski dostu-Henry’nin- orada küçük bir evi vardır.

Marcel Londra’ya aşıktır. Güzel binalar, büyük, siyah taksiler.. müzeler ve dükkanlar. O Paris’e aşıktır ama Londra’ya da.

Bu hikaye, Marcel’in Kasım tatillerinden biri hakkındadır. Hikaye bir salı günü, öğle vakti, saat üçte başlar. Marcel Knightsbridge’den Henry’nin evine yürüyor. Yanında, iki ağır çantası var.

Henry’nin adresi 42 Old Wilton Caddesidir. Marcel sayılara bakar-36-38-40. Evet işte burada. Numara 42. Bir levha görür. Levhada Profösör J.T. Barton yazmaktadır. Marcel tabelaya bakar ve bu yeni diye düşünür. Sonra Henry’nin evine geçer.

Henry kapıyı açar ve gülümser. “Marcel ! İçeri gel, içeri gel!” der.Selam Henry der
Marcel Nasılsın ? ( İngilizcesi çok iyidir).
Çok iyiyim. Ya sen ?
Evet, teşekkürler.
“Güzell” diyerek Henry, Marcel’in paltosunu alır. Şimdi ” Çay içelim” der.
İki arkadaş büyük koltuklarda oturmaktadır. Çay içer ve konuşurlar.

42 Numarada yeni biri var der Marcel, saat 5’te.
Onun adı neydi ? Burton mu ? Barnaul mu ?
Barton der Henry. Profösör Barton. O çok, çok akıllı.
Hepsi bu kadar da değil. Ertesi gün meşhur da olacak.
Meşhur mu ? Marcel İngiliz arkadaşına bakar. Neden ?
Bu çok ilginç bir hikaye der Henry. Onun bir kaç mektubu
var. Oxford’ da yaşlı bir kadının evinin altındaydı mektuplar
Ve ? der diye sorar Marcel.
Mektuplar Shakespeare’den oğluna yazılmışlar der Henry.
Shakespeare mi ?
Evet Shakespeare diyerek Henry gülümser. Yaşlı kadın Profösör
Barton’a telefon etti ve Profösör onu ziyaret etti. Mektuplar
hakkında konuştular ve Yaşlı kadın, mektupları Londra’daki
British Müzesi’ne vermek istiyorum dedi. Bunu benim için
yapabilir misin ?
Ve Profösör Barton evet dedi.
Tamam
Şu anda mektuplar nerede ? diye sorar Marcel
Profösörün evinde. Yarın sabah saat onda mektupları British                                                               Müzesi’ne verecek. Bir çok gazeteci ve televizyon muhabiri orada olacak.
Aniden büyük bir patlama olur ve uzun bir vınlama sesi.
O ses ne diye sorar Marcel. Pencereye gider. Sonra hatırlar.
Oh havai fişek gösterisi. Tabi, bugün Kasım’ın beşi. Guy Fawkes Günü.
Sonra 42 Old Wilton Caddesinde bir adam yürümektedir. Marcel ona bakar.
O Profösör Barton mu ? diye sorar Marcel.
Evet diye cevaplar Henry.
O her zaman Salı akşamları sinemaya gider.

“Aha” der Marcel
Neden Aha diyorsun ?
Henry Fransız arkadaşına bakar.
Sonra aniden anlar.
Oh Sen Shakespeare’in mektuplarını
görmek istiyorsun. Gülümser.
Tamam, Neden olmasın ?
Çaydan sonra iki fare Profösör Barton’un
evini ziyaret eder. Ön kapının yanında
küçük bir delik bulunmaktadır. Henry
deliğin önünde durur. İşte geldik der.
İlk önce sen girmek ister misin ?
Hayır, hayır, senden sonra der Marcel.
Saat 5:55 de profösörün evindedirler.
Çok büyük, kitaplarla ve eski koltuklarla
dolu bir evdir. Birkaç tane güzel resimde
vardır evde.
Benimle gel der Henry
Zemin boyunca yürür. Sonra çok uzun bir
kitaplığa tırmanmaya başlar. Marcel
arkasındadır. Uzun bir süre tırmanırlar.
Sonra Marcel, Charles Dickens’in kitabının
-Küçük Dorrit-üzerine oturur. Caddede
bir çok patlama duymaktadır.
Bam ! Bam ! Bam! Off Gümm, Vınn.
Kitaplıkta küçük beyaz bir düğme vardır.
Henry gülümser Marcel’e ve düğmeye basar.
Aniden, bazı kitaplar hareket etmeye
başlar. Neden hareket ediyorlar der
Marcel. Sonra anlar. Tamam anlıyorum,
bir kasa var.
Evet der Henry. Şimdi sen burada dur.
Ben kasayı açacağım. Pantolonundan mavi
bir kağıt çıkartır. Kağıdın üzerinde
bazı rakamlar bulunmaktadır. Onları
okumaya başlar. 55-14-62-29-8. Evet,
tamam. Sonra ellerini kasanın üzerine
koyar ve şifreyi sola. çevirir-55 der.
Sonra şifreyi sağa çevirir, 14.
Aniden çok büyük bir patlama sesi olur.
Wow der Marcel. Bu büyük bir havaifişekti.

Henry durmaz. 62 ve 29 der. Kadranı tekrar
hareket ettirir. İşte oldu. Marcel’e gülümser
ve kasayı açar. Ancak o esnada şaşkınlıktan
ağzı açık kalır.
oh hayır! der.
Sorun ne diye sorar Marcel.
Burada değiller der Henry. Shakespeare’in
mektupları. Burada değiller. Marcel kitaplıktan
aşağı iner ve bakar. Arkadaşı haklıdır.
Mektuplar kasada değildir. Hepsi bu kadar da
değildir. Kasanın arkasında büyük bir delik ve
bir sürü duman izi bulunmaktadır. Marcel,
Henry’e bakar, Henry Marcel’e. Sonra onlar
kasanın içine girerler. Bak der Marcel. Old Wilton
Caddesindeki 40 numaralı odayı görebilmektedir.
Orada bir kişiyi de görebilmektedir. Kırmızı
elbiseli uzun bir kadın. O masada oturmaktadır.
O telefonla konuşmaktadır.
Sence ? diye başlar Henry. Ssshh der Marcel.
İki fare oturur ve dinler. Tamam der kadın.
New York’a gidiyorum. Evet, bu akşam. Bir
not defterine yazmaktadır. Teşekkür ederim.
Telefonu kapatır. Önündeki yatağın üstünde
bir çanta bulunmaktadır. Çantanın içinde,
Marcel bazı harfler görebilmektedir, w.
Kadın çantayı kapatır. Sonra kapıya doğru
yürür. Kapıyı açar ve sonra arkasından kapatır.

Henry karanlık, sıcak kasada Marcel’e bakar. Ne yapacağız ?
diye sorar. O kadın mektupları aldı. Polise telefon edelim.
Hayır. Vakit yok, der Marcel. Onu tanıyor musun ?
Kadını mı ? Hayır tanımıyorum.
Genelde bu dairede kim yaşıyor ?
İki yaşlı kadın ama onlar İspanya’da tatildeler.
Oh Marcel, ne yapacağız ?
Marcel karanlık daireye bakar. Benimle gel, der.
Yaşlı kadının dairesine geçer. Henry onun arkasındadır. İki
fare zeminin karşısına doğru koşarlar. Sonra bir masaya
çıkarlar. Masada sarı bir lamba ve küçük beyaz bir not defteri
vardır. Işığın altında Marcel not defterine bakar.
Ne yapıyorsun diye Henry sorar.
Marcel cevap vermez. Sonra, haklıydım, anlayabiliyor musun ? der.
Henry gülümser. Evet anlıyorum, tam olarak değil,
Concorde-7:20 diyor.
Marcel not defterini koyup, saatine bakar. Saat 6. Sonra
Masanın ayağından aşağı doğru inmeye başlar.
Henry de masanın ayağından aşağı iner. Nereye gidiyoruz,
diye sorar.
Heathrow Havaalanı tabiki der Marcel.
6:05 de, iki fare Old Wilton caddesindedir. Karanlık ve
soğuktur. Knightsbridge istasyonuna doğru hızlı bir şekilde yürürler.
Bir sürü havaifişek sesi vardır. Bang. Fiiww. Patt ” Marcel
havaifişekleri izler. Sonra profösörün dairesindeki büyük patlamayı
hatırlar.
Çok akıllıcaydı diye düşünür. Çok, çok akıllıca.
Knightsbridge istasyonunda yüzlerce kişi vardır. Marcel ve Henry
onların bacakları ve bavulları altında koşarlar. Marcel bir ses
duyar. Çabuk Henry der. Tren geliyor. Haklıdır. Bir tren istasyona
gelmektedir. Trenin yanındaki bir levhada “Heathrow” yazmaktadır.
Kapılar açılır ve fareler biner. Heathrow’dan önce on beş istasyon
vardır. Her seferinde tren durur. Çabuk çabuk der Henry. Neden
bekliyoruz ? Sonra kapılar kapanır ve tren yine hareket eder.
Heathrow’da fareler iner. Marcel sağa ve sola bakar. Şimdi nereye
gideceğiz diye sorar.
Bilmiyorum der Henry. O da sağa ve sola bakar.
Bir sürü işaret vardır. Sonra aniden Henry gülümser.
Marcel bak, Şu mavi işaret Concorde diyor.
Güzel der Marcel. Saatine bakar. Saat 7:10 dur. Gidelim der.
Fareler yeniden koşmaya başlar. Marcel der Henry. Ne yapacağız ?
Tamam kadını bulduk ama sonra ne yapacağız ? Mektupları nasıl geri
alacağız.
Marcel gülümser. Bekle ve gör der.

Bir kapıya gelirler. Üzerinde “Concorde” yazmaktadır
ama kapalıdır. Henry ve Marcel kapının önünde dururlar.
Oh hayır der Henry.
Tam o anda büyük bavullarıyla iki adam kapıyı açar
ve içeri girerler. Fareler de içeri girer.
İyi der Marcel. Odadaki insanlara bakar.
Şimdi… onu görebiliyor musun ?
Hayır göremiyorum der Henry.
Marcel gülümser. Ben görebiliyorum der
Nerede
Orada, bizim önümüzde
Henry bakar. Marcel haklıdır. Amerikalı kadın bir koltukta
oturuyor ve walkmanini dinliyordur. Gazete de okumaktadır.
Bavulu yerdedir.
Tamam-gidelim der Marcel. Paltosundan ufak bir bıçak alır.
Benim arkamdan yürü Henry-ama çok çok sessiz ol.
Odanın karşısına doğru yürümeye başlarlar. Henry
arkadaşının arkasından yürür. Marcel bir dedektif diye
düşünür. Her şey yoluna girecek. O işini bilir. O bunu
her gün yapar. Evet herşey yoluna girecek.
Marcel Amerikalı kadının bavulunun önünde durur.
Henry’e bakar. “şhii” der. Burada bekle. Sonra bavulun
üstüne tırmanır.
Bir süre sonra, bıçağıyla çantada küçük bir delik açar.
Henry izler. Ağzı açıktır. Amerikalı kadına bakar. O müzik
dinliyor ve okuyordur. Kadın aşağıya bakmaz.

Marcel, çantaya tırmanır ve içine girer. Karanlıktır.
Gözlerini kapatır ve tekrar açar. Şimdi bir kaç tane
kot pantolon görmektedir-bir radyo-bir kaç kitap. Sonra
aniden SHakespeare’in mektuplarını görür. “Güzel” diye
düşünür. Mektupları sırtına alır ve tekrar çantadan aşağı
inmeye başlar. Henry onu görür ve gülümser. Ama tam o
anda fareler bir gürültü işitir.
Ding dong
Amerikalı kadın saatine bakar. Sonra walkmanini çıkartır ve
onu çantasına koymaya başlar.
“Hey !” der. Ne…. ? İki fare! Bu ne ?
“Çabuk, Henry-yakala!” der Marcel. Mektupları Henry’e verir.
Sonra çantadan aşağı iner. Fareler, Shakespeare’nin mektupları
ile birlikte çok hızlı bir şekilde koşar. Arkalarındaki
Amerikalı kadını duyabilmektedirler. O da çok hızlı bir şekilde
koşmaktadır.
Kapı açıktır. Bir adam içeri girmektedir. Şişmandır ve iki
iki çantası vardır. Fareler onun çantasının altına koşarlar.
Sonra Marcel büyük bir gürültü duyar. Arkasına bakar. Amerikalı
kadın zemindedir ve adam onunla konuşuyordur.
“Özür dilerim” der. İyi misiniz ?
Kadın ayağa kalkar. “Hayır” der. Sonra farelere bakar ama onları
göremez.
Saat dokuzda, Marcel ve Henry tekrar Old Wilton caddesindeki
Profösör Barton’un dairesindedirler. Profösör eve dönüyordur.
Profösör gülümsemektedir. Sonra dairesine girer ve aniden
gülümsemeyi keser. Marcel and Henry bir koltuğun arkasında
durmaktadırlar. Onu izlerler.
O kasaya doğru ilerler. Kasa açıktır. Kasanın içine bakar ve
“Oh hayır! ” der
Sonra SHakespeare’nin mektuplarını masanın üstünde görür.
“Ama….”
Bir elini kafasının üstüne koyar. “Anlamıyorum” kasaya bakar.
Sonra mektuplara-ve sonra tekrar kasaya bakar. “Neden mektuplar
burada ? der.
“Ne zaman… ? Nasıl…?
Anlamıyorum.

Sabah olduğunda Henry ve Marcel British Museum’a gider.
Soğuk bir gündür ve yağmur yağıyordur. Müzede bir çok
gazeteci ve tv muhabiri vardır. Onlar profösör Barton’u
beklemektedir.
Günaydın der profösör onlara.
Profösör, Shakespeare’nin mektupları hakkında konuşmaya başlar.
Sonra mektupları müzeden birine verir.
Çok teşekkürler profösör der adam.
Henry ve Marcel, odanın arka tarafında durmaktadır.
Henry, Fransız arkadaşına gülümser.
Teşekkür ederim Marcel der.

Sorular


Is he a detective ?
Does he live in Paris ?
Who is Henry ?
Does Marcel love London ?
Does it start at three o’clock on a Tuesday afternoon ?
Is Marcel walking from Knightsbridge station to Henry’s flat ?
Has he got two heavy bags with him ?
What is his address?
Does he see a sign ?
Is his English very good ?
Is it a very interesting story ?
Does he have some letters ?
Where are letters of Shakespeare ?
Are they from Shakespeare to his son ?
Do they drink tea and talk ?
Did the Professor visit her ?
Did they talk about the letters ?
Is there a small hole near the front door ?
Can he hear a lot of fireworks in the street ?                                                                                                   Does Dr professor Barton always go to the cinema on Tuesday evenings ?
Does Marcel want to look at the Shakespeare’s letters ?
Is there a small hole near the front door ?
Is Marcel behind him ?
Are there hundreds of people at Knightsbridge station ?

 

Hikayede Geçen Kelimeler

live: yaşamak
November: kasım ayı
visit: ziyaret etmek
friend: arkadaş
small: küçük
flat: daire (ev)
beautiful: güzel
big: büyük
about: hakkında
holiday: tatil
start: başlamak
coat: palto, ceket
clever: akıllı
woman: kadın
museum: müze
journalist: gazeteci
long: uzun
suddenly: aniden
Window: pencere
noise: gürültü
tuesday: salı günü
in front of: önünde
climb: tırmanmak
safe: kasa
paper: kağıt
mouth: ağız
what’s wrong: sorun ne
here: burada
dark: karanlık
smile: gülümsemek
bag: bavul
station: durak
smile: gülümsemek
come in: içeri girmek
bookcase: kitaplık
fireworks: havai fişek gösterisi
open: açmak
dial: kadran
letter: mektup
room: oda
mice: fareler
evening: akşam
know: tanımak, bilmek
behind: arkasında
find: bulmak
in front of us: önümüzde
leg: bacak
noice: gürültü
quickly: çabucak
arrive: varmak, ulaşmak
hole: delik

leg of the table: masanın bacağı
Spain: İspanya
Close: kapatmak
Head: baş, kafa
Airport: havaalanı

Diğer Hikayeler

Çocuklar için Basit Hikayeler

 

 

İngilizce Kısa Hikayeler

 

In a small village, a little boy lived with his father and mother. He was the only son.
Küçük bir kasabada, küçük bir çocuk anne ve babasıyla yaşıyordu. Tek çocuktu.
The parents of the little boy were very depressed due to his bad temper. The boy used
Küçük çocuğun ebeveynleri onun hırçınlığından ötürü çok üzgündü. Çocuk çabucak
to get angry very soon and taunt others with his words. His bad temper made him use
sinirlenir ve sözleriyle diğer kimselerle alay ederdi. Siniri, diğerlerini incitecek
words that hurt others. He scolded kids, neighbours and even his friends due to anger.
sözler söylemesine yol açardı. Siniri yüzünden, komşuları, çocukları ve hatta arkadaşlarını
His friends and neighbours avoided him, and his parents were really worried about him.
azarlardı. Arkadaşları ve komşular ondan uzak duruyor ve bu da anne ve babasını gerçekten endişendiriyordu.

His mother and father advised him many times to control his anger and develop kindness.
Anne ve babası ona bir çok kez öfkesini kontrol etmesi ve nezaketini artırması için
tavsiyede bulundular.
Unfortunately, all their attempts failed. Finally, the boy’s father came up with an idea.
Malesef, bütün çabaları sonuçsuz kaldı. Sonunda çocuğun babası bir fikir buldu.
One day, his father gave him a huge bag of nails. He asked his son to hammer one nail to
Bir gün babası ona çivilerle dolu kocaman bir torba verdi. Her kızdığında ve kendisini
kaybettiğinde çite bir çivi çakmasını istedi.
the fence every time he became angry and lost his temper. The little boy found it amusing
and accepted the task.
Küçük çocuk bunu eğlenceli buldu ve görevi kabul etti.

Every time he lost his temper, he ran to the fence and hammered a nail. His anger drove
Kendini her kaybettiğinde, çitlere koştu ve bir çivi çaktı. İlk gün, Öfkesi onu
him to hammer nails on the fence 30 times on the first day! After the next few days,
günde otuz kez çitlere çivi çakmaya götürdü. Sonraki bir kaç gün
the number of nails hammered on the fence was reduced to half. The little boy found it
çitlere çakılan çivi sayısı yarı yarıya azaldı. Küçük çocuk için çite çivileri çakmak
very difficult to hammer the nails and decided to control his temper.
çok zor geldi ve öfkesini kontrol altına almaya karar verdi.
Gradually, the number of nails hammered to the fence was reduced and the day arrived
Gitgide çitlere çakılan çivi sayısı azaldı ve hiç çivi çakılmayan gün geldi
when no nail was hammered! The boy did not lose his temper at all that day. For the next
Çocuk o gün, gün boyunca sinirlerine hakim oldu. Sonraki bir kaç gün sinirlerine hakim
several days, he did not lose his temper, and so did not hammer any nail.
oldu ve böylece hiç çivi çakmadı.

Now, his father told him to remove the nails each time the boy controlled his anger.
Bu kez babası çocuğa, öfkesini her kontrol edişinde çivileri çıkarmasını söyledi.
Several days passed and the boy was able to pull out most of the nails from the fence
Bir kaç gün geçti ve çocuk çitten çoğu çiviyi çıkarmayı başardı
However, there remained a few nails that he could not pull out
Bununla birlikte, çocuğun çıkartamadığı birkaç çivi kaldı.

The boy told his father about it. The father appreciated him and asked him pointing to
Çocuk babasına bundan bahsetti. Babası onu taktir etti ve bir oyuğu işaret ederek
a hole, “What do you see there?” The boy replied, “a hole in the fence!” He told the
orada ne görüyorsun diye sordu. Çitte bir oyuk diye çocuk cevap verdi. Babası çocuğa
boy, “The nails were your bad temper and they were hammered on people. You can
Çiviler senin kötü davranışlarındı ve onlar insanların üzerine çakıldı. Onları çıkarta
remove the nails but the holes in the fence will remain. The fence will never look the
bilirsin ama oyuklar çitte kalacak. Çit asla aynı görünmeyecek
same.It has scars all over. Some nails cannot even be pulled out. You can stab a man
Çitin her yerinde yara izleri var. Hatta bazı çiviler oradan çıkartılamıyor. Bir adamı
with a knife, and say sorry later, but the wound will remain there forever. Your bad
bıçaklayabilir ve sonra özür dileyebilirsin ama yara orada daima kalacak. Kötü huyun
temper and angry words were like that! Words are more painful than physical abuse! Use
ve öfkeli sözlerin bunun gibi! Kelimeler fiziksel şiddetten daha acı vericidir.Kelimeleri
words for good purposes. Use them to grow relationships. Use them to show the love and
iyi amaçlar için kullan. Onları ilişkileri geliştirmek için kullan. Onları, kalbindeki
kindness in your heart!
sevgini ve nezaketini göstermek için kullan!

 

The Little Match Girl

Most terribly cold it was; it snowed, and was nearly quite dark, and evening
Hava son derece soğuktu. Kar yağıyordu, yılın son akşamı oldukça karanlıktı
the last evening of the year. In this cold and darkness there went along
Bu soğuk ve karanlıkta
the street a poor little girl, bareheaded, and with naked feet. When she left
şapkasız, çıplak ayaklarıyla cadde boyunca ilerledi. Evden ayrıldığında
home she had slippers on, it is true; but what was the good of that? They were                   ayağında terlikleri vardı. Bu doğru ama bunun iyi yanı ne ? Bunlar annesinin bu
very large slippers, which her mother had hitherto worn; so large were they;                           güne kadar giydiği büyük terliklerdi. Yani çok büyüklerdi.
and the poor little thing lost them as she scuffled away across the street,                               Zavallı ufaklık, hızla geçip giden iki binek arabası yüzünden,
because of two carriages that rolled by dreadfully fast.                                                           ayaklarını sürüyerek sokağın karşısına geçerken onları kaybetti
One slipper was nowhere to be found; the other had been laid hold of by an urchin,                 Bir terlik hiç bir yerde bulunamadı.
and off he ran with it; he thought it would do capitally for a cradle when he some
day or other should have children himself. So the little maiden walked on with her
tiny naked feet, that were quite red and blue from cold. She carried a quantity of
matches in an old apron, and she held a bundle of them in her hand. Nobody had bought
anything of her the whole livelong day; no one had given her a single farthing.

She crept along trembling with cold and hunger-a very picture
of sorrow, the poor little thing!

The flakes of snow covered her long fair hair, which fell in
beautiful curls around her neck; but of that, of course, she
never once now thought. From all the windows the candles were
gleaming, and it smelt so deliciously of roast goose, for you
know it was New Year’s Eve; yes, of that she thought.

In a corner formed by two houses, of which one advanced more
than the other, she seated herself down and cowered together.
Her little feet she had drawn close up to her, but she grew
colder and colder, and to go home she did not venture, for
she had not sold any matches and could not bring a farthing
of money: from her father she would certainly get blows,
and at home it was cold too, for above her she had only the
roof, through which the wind whistled, even though the
largest cracks were stopped up with straw and rags.

Her little hands were almost numbed with cold. Oh! a match might
afford her a world of comfort, if she only dared take a single one
out of the bundle, draw it against the wall, and warm her fingers
by it. She drew one out. “Rischt!” how it blazed, how it burnt! It
was a warm, bright flame, like a candle, as she held her hands over
it: it was a wonderful light. It seemed really to the little maiden
as though she were sitting before a large iron stove, with burnished
brass feet and a brass ornament at top. The fire burned with such
blessed influence; it warmed so delightfully. The little girl had
already stretched out her feet to warm them too; but–the small flame
went out, the stove vanished: she had only the remains of the burnt-out
match in her hand.

She rubbed another against the wall: it burned brightly, and where
the light fell on the wall, there the wall became transparent like
a veil, so that she could see into the room. On the table was spread
a snow-white tablecloth; upon it was a splendid porcelain service,
and the roast goose was steaming famously with its stuffing of apple
and dried plums. And what was still more capital to behold was,
the goose hopped down from the dish, reeled about on the floor with
knife and fork in its breast, till it came up to the poor little girl;
when–the match went out and nothing but the thick, cold, damp wall was
left behind. She lighted another match. Now there she was sitting under
the most magnificent Christmas tree: it was still larger, and more
decorated than the one which she had seen through the glass door in
the rich merchant’s house.

Thousands of lights were burning on the green branches, and gaily-colored
pictures, such as she had seen in the shop-windows, looked down upon her.
The little maiden stretched out her hands towards them when–the match
went out. The lights of the Christmas tree rose higher and higher, she saw
them now as stars in heaven; one fell down and formed a long trail of fire.

“Someone is just dead!” said the little girl; for her old grandmother,
the only person who had loved her, and who was now no more, had told her,
that when a star falls, a soul ascends to God.

She drew another match against the wall: it was again light, and in the lustre there stood the old grandmother, so bright and radiant, so mild, and with such an expression of love.

“Grandmother!” cried the little one. “Oh, take me with you! You go away when the match burns out; you vanish like the warm stove, like the delicious roast goose, and like the magnificent Christmas tree!” And she rubbed the whole bundle of matches quickly against the wall, for she wanted to be quite sure of keeping her grandmother near her. And the matches gave such a brilliant light that it was brighter than at noon-day: never formerly had the grandmother been so beautiful and so tall. She took the little maiden, on her arm, and both flew in brightness and in joy so high, so very high, and then above was neither cold, nor hunger, nor anxiety–they were with God.

But in the corner, at the cold hour of dawn, sat the poor girl, with rosy cheeks and with a smiling mouth, leaning against the wall-frozen to death on the last evening of the old year. Stiff and stark sat the child there with her matches, of which one bundle had been burnt.
“She wanted to warm herself,” people said. No one had the slightest suspicion of what beautiful things she had seen; no one even dreamed of the splendor in which, with her grandmother she had entered on the joys of a new year